"Jules et Jim" Analizi

Jules et Jim, 
bir aşk çıkmazı...

Fransız Yeni Dalgası dendiğinde akla ilk gelen isimlerden birisi olan François Truffaut’ın yapım ve yönetimi üstlendiği, Henri-Pierre Roche’nin öyküsüne dayanan, Jeanne Moreau, Henri Serre ve Oskar Werner’in başrolleri paylaştığı “Jules et Jim”, Fransa sinemasının nadide örneklerinden birisi olarak karşımıza çıkmakta. Film, tanışmalarının ardından dostlukları hızla ilerleyen Jules ve Jim’in her geçen gün artan arkadaşlık bağlarını ve Catherine adındaki özgürlüğüne düşkün, sınırsız şekilde yaşayan bir kadının da aralarına katılmasınından doğan süreçleri ele alır. Jules’in sevgilisi olan Catherine’nin, Jim’e aşık olması ve Jim’in de aynı duyguları içinde barındırmasıyla şekillenen yapım,  ilişki ,aşk, özgürlük ve sınırlar hakkında sorgulamalarda bulunuyor.
Dönemine göre incelendiğinde çok farklı bakış açılarına sahip olan film, genellikle erkek egemen bir anlayışta ilerleyen sinema sektörünün aksine, kadın merkezli bir öyküyü izleyicilere sunuyor. Genellikle kadınları tercihleri olmayan, erkeklere boyun eğen ve onları olabildiğince memnun etme görevi taşıyan bir anlatının içerisine koyan ana akım sinemaya karşılık, bir manifesto niteliği taşıyan “Jules et Jim”, bir kadının adeta kölesi haline gelen Jules’i ve Catherine ile aralarındaki çatışmalardan beslenen bir aşk yaşayan Jim’i karşımıza çıkarır. Yapımın 1962 çıkışlı olduğu düşünüldüğünde, böyle bir olay örgüsünün kendi dönemi için bir devrim niteliğinde olduğu söylenebilir. Fransız Yeni Dalgası’nın tüm normları reddedişi ve deneyselliği göz önüne alındığında ise “Jules et Jim”, bu akımın en önemli örneklerinden birisi olarak gösterilebilir.
Filmde ön plana alınan bir diğer konu da “ilişki” kavramının farklı bakış açılarıyla, felsefi bir biçimde irdeleniyor oluşudur. 

Genel ahlaki yargılara göre “iki kişi” arasında yaşanması gerektiği düşünülen romantik ilişkilerin bu yapımda üç kişiyi barındıran bir hikayeyle karşımıza çıkması, Truffaut’un cesur bakış açısını kanıtlar niteliktedir.Eşine bağımlı bir hale gelen Jules karakterinin onu kaybetmemek için Catherine’nin başkalarıyla ve  Jim ile birlikte olmasına göz yumması, bunu asla bir kıskançlığa çevirmemesi hatta gerektiğinde Jim’i ilişki için cesaretlendirmesi, “sevgi” kavramının nesnel bir tanımının olmadığını izleyicilere anlatmaktadır. Jules’e göre aşk, sınırı olmayan fedakarlıklar silsilesidir ve kendisini tamamen karşısındaki kişiye teslim etmektir.
 Jim ise Catherine’i her ne kadar arzulasa da diğer iki karakter gibi duygularının tamamen esiri değildir; bir sınırı vardır. Jim’in aşkın içerisine mantığı dahil etmesi, taraflardan biri olarak karşılıklı fedakarlık beklentileri içinde olması;  filmin ana düğümlerinden birisini oluşturur.
Filmde en detaylı yaratılan karakter olduğunu düşündüğümüz Catherine’e  baktığımızda, karakterin aşk algısı, karşısındaki kişiyi tamamen elde etmek ve onu manipülatif bir biçimde kullanmaktır. İlişkinin odağına sadece kendisini alan karakter, Jules’den alışık olduğu sınırsız anlayışı normalleştirmiş, her ilişkide arar hale gelmiştir. Şahsi zevkleri ön planda olan, kendisine karşı gelindiğinde ise içgüdüsel olarak intikam alma ihtiyacı hisseden Catherine, sürekli bir buhranın içerisinde yüzmekte ve bu buhranı diğer insanların üzerinde hakimiyet kurarak geçiştirmeye çalışmaktadır. Bir kadının böyle bir özgürlük içerisinde olması ve ilişkilerini (kararlarının doğruluğu her ne kadar tartışılır olsa da) kendi istediği bir biçimde yürütmesi, 1960’lı yılların toplumu ve sineması için oldukça anarşist bir harekettir ve bu hareket filmin efsaneleşmesini sağlayan en önemli unsurlardan bir diğeridir.

“Jules et Jim” teknik olarak incelendiğinde;
Fransız Yeni Dalgası’nın aykırı ve şairane anlatısını bu yapımda birçok açıdan görebilmekteyiz. Tıpkı bir başka efsane yönetmen Jean-Luc Godard’ın “Vivre sa Vie” yapımında olduğu gibi bu filmde de kadın merkezli hikayelerin ön plana alınması, mutlu sonla bitirme endişesi taşımadan gerçekçiliğe yakın duruşu Yeni Dalga akımının özelliklerinden birisidir. Yönetmenliğin öncesinde film eleştirmenliği ve sinema tarihçiliği yapan Truffaut’un, bu altyapıdan doğan bir açıyla filmin akışını derin bir biçimde etkilediğini söyleyebiliriz. Jules et Jim’in sinematografik yönüne dönüldüğünde, dönemin ve akımın deneyselliğinin etkisiyle daha önce yapılmamış mizansen ve kadrajlara yer verildiğini gözlemleyebiliriz. Jules et Jim, bu yazıya konu olan ve olmayan daha bir çok özelliğiyle kendisinden sonra çekilen filmlere ve onları çeken yönetmenlere yol gösteren sanatsal bir çalışma olarak sinema tarihine kazınmıştır. Sonuç olarak “Jules et Jim” filmi, bağımsız filmler arasında oldukça büyük bir öneme sahip, “Fransız Yeni Dalgası” ve “Auteur” gibi kavramların nitelikli bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Filmin Avrupa sineması için bir kilometre taşı olduğunu düşünmekle beraber, aşka bakış açısıyla “Vicky, Cristina, Barcelona” filminde  Woody Allen’a ve bunun dışında birçok yönetmene de ilham olduğu tahminini yürütebiliriz. Bağımsız filmlere, sinema tarihine, sanatsal akımlara ilgi duyan ve bir yerden başlamak isteyen tüm sinemaseverlere, “Jules et Jim” filmini tavsiye etmekte fayda olduğunu düşünüyoruz.
Ayrıca filmde Jeanne Moreau’nun söylediği şarkının da hafızalarda yer ettiğini ve izleyicileri oldukça etkilediğini not düşelim.

Çoğu analizde yaptığımız gibi Jules et Jim’i de güzel bir repliği ile bitirmekteyiz;

Mutluluğu anlatmak zordur. Farkına varılmadan eskir.

 
   Yazan:
   Alimcan Uslu
   StevedaCinema Supervisor

   alimcan@stevedacinema.com

   https://www.twitter.com/m6rcys
   https://www.instagram.com/alimcanuslu

Yorum Yap
Yorum yapmak için, lütfen Giriş yapınız
Giriş Yap
Yorumlar
Henüz Kimse yorum yapmamış.

Giriş Yap